24 Şubat 2011 Perşembe

alkohollere tevbe etdim !!

cuma günü alkolü neremizle içtiğimize dair bazı şüphelerim vardı. burası mıydı şurası mıydı derken sonunda neresi olduğunu buldum. ya da bulduğumu sandım, çünkü "burasıydı herhalde yeaa" diyerek ve hatta doğru olduğundan emin olarak kullandığım bu yer maalesef ağız değildi. cumartesi de olabilir. evet, kesinlikle alkolü ağzımla içmeyi becerememiştim. tanıdığım-tanımadığım bir takım adamlarla (hepsi nedense adamdı) hatırlayamadığım bir takım muhabbetlerin belini kırmıştık. bu muhabbetlerin gizli öznesi ise gecenin ilerleyen saatlerinde hayatımdan tamamiyle çıkacaktı. cuma mı cumartesi mi onu bile hatırlayamadığım bu gecede alkolün, en azından, neresi ile içilmeyeceğini öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda eğlenceli bir mekanın tuvaletinin zemininde ağlanmaması ve cep telefonunun cepten kat'i surette çıkarılmaması gerektiğini de öğrenmiş bulunuyordum. belli ki ağızla içilmeyen alkol sadece her daim yanımızda bulundurduğumuz tini mini midemizi ya da cici bici türkçemizi bozmuyor. bozmuyormuş. sms yoluyla yanımızda bulunmayanlara da bir el atıveriyor. muş. cuma, ya da cumartesi -ki ben ona cuma demek istiyorum, yazılışı daha kısa- ne de çok şey öğrenmişim. cumhuriyet meyhanesinde başlayarak dorock, plak, rock'n'rolla, tezgah, machine ve sonunda nahide'nin yatağına uzanan bu yolculuğumda yukarıda bahsettiğim gibi, bir takım adamlarla bir takım muhabbetlere girmiştim. fakat bir tanesi bu saydığım barların hiç birinden değildi. tezgah'ın önünde bilmem kaçıncı cin-limonumu fondip yapmaya çalışırken küllüğünü kullandığım bu bey yan bardandı, çünkü tezgah'ın masa ve küllük sayısı dışarıdaki kişi sayısıyla her hangi bir orantıya sahip olmamakla birlikte, tentesi de dışarıdaki biz sigara-severleri yağmurdan korumaya yetmiyordu. tabakhaneye hepimizin bildiği bir takım malzemeleri yetiştirmesi gereken bir tabakhane çalışanı ciddiyeti ve sorumluluk bilinci içerisinde cin'imi bir an önce içip kendimi machine'e yetiştirmeye çalışıyordum ki bu bey bana bir soru sordu. "bir insanın neyi sevilir? neden seversin birini?". tamam, iki soru sormuş. ama demiştim, alkolü ağzımla içmemiştim. demek ki alkolün içilme lokasyonuna göre sayma yetisi de bozuluyormuş. üç de sormuş olabilir. hangi gün olduğunu bile hatırlayamadığım bir günde sorulan soruları ya da sayısını tam olarak hatırlayamamamı yadırgamazsınız herhalde. En azından ana fikiri hatırlıyorum: "bir insanın nesi sevilir?" cevabım hazırdı! çünkü her liseli genç gibi bir dönem beynimi aşk, sevgi, evlilik müessesesi ve bunların anlamlılığı, gerekliliği, mantığı gibi abidik gubidik konularda beyin fırtınaları yaparak geçirmiştim. bunun yanında tanrı, devlet, sahiplik, aidiyet, ahlak, erdem gibi konuları da düşünmüş, yazmış, konuşmuş, tartışmıştık fakat bunların konumuzla ilgisi olmadığından şu an kendilerine değinmiyorum. cevabım hazırdı. fakat duymak istemedi. neden duymak istemedi diye sormayacaksınız herhalde.. "şimdi düşün, bir dahaki karşılaşmamızda söylersin" ya da ona benzer birşeyler söyledi (galiba). ben de tam bir alkolik cool'luğu ile "ne görecem seni yea" şeklinde kaba bir cevap verdim. alkol ruhumun ince işlemelerini eritmiş, ortaya KABAm çıkmıştı demek ki. kendisi ise bana en sevmediğim cevabı verdi. "Kısmet".. en-el hak'ka inanan biri için bu söz mide bulandırıcıdır. hayatımızı kendimiz seçer, kendi tercihlerimize göre yaşarız. kısmet değil, en-el hak! şu an bir şeylerin içine ettiysem, BEN ettim. ilk domino taşına dokunan bendim, son taşın çarpıp düşürdüğü şu kırılan kristal küre de benim, kırıklarımı da kendim temizlerim. "kısmet"çi bir insan ise sorumluluk almaz. ilk taşa ele çarpmıştır. son taştan ise haberi bile yoktur. kristal küresi mi kırılmış?! ah kahpe kader! hep şanssızdı zaten, biliyor. kendisi mağdur. neyse, kaderci düşünce biçimine başka zaman söverim. bir insan niye sevilir? bir insanın bir çok şeyini sevebilir insan, gözünü, kaşını, seni sevişini, desteğini, korumasını, tipini, karakterini.. ama insan değişkendir ve sevdiği "şey"ler de kendisiyle birlikte değişir. bugün müzik zevkiniz uyduğu için hoşlandığın birine karşı hislerin, müzik zevkinin değişmesiyle birlikte azalabilir. ya da renkli gözlü erkeklerin çekici olduğuna inandığın bir dönem karşına çıkan renkli gözlü yağız delikanlı, "renkli gözlü erkek ne yea gay gibin" diye düşündüğün ve artık coni dep kıvamında adamları çekici bulduğun bir döneme girdiğinde gözüne itici hatta irite edici gelebilir. bir dönem, mutsuzken mesela, hayatı umursamayan eğlenceli birini çekici bulurken, ruh halin düzeldikçe ve hayatını tekrar önemsemeye başladığında karşındaki kişi boş, gereksiz ve hatta sinir bozucu derecede sorumsuz diye sinirlendiğin sevgiline dönüşebilir. birini parasının yarattığı rahatlık ile severken, bir diğerinden parası yok diye duyduğun acıma duygusu etkisi altında hoşlanabilirsin. fakat bunların hepsi geçicidir. Peki ya salt sevgi? onu ise şu şekilde ayırt ediyorum, hoşlandığım adama baktığımda (evet, adamlara bakıyorum !! o.O) erkek rolünün her türüne mükemmel şekilde uyduğunu düşünüyorsam, doğru adamdır. arkadaşım olsaydı, diyorum, on numara eğlenirdik. abim olsaydı, herkese anlatırdım! süper bir abim var benim! kardeşim olsaydı, elinden tutar herkesle tanıştırır sonuna kadar destek olurdum. kesin başarılı olacak, çok zeki, yetenekli, aklı başında, destekleyici bir kardeş olurdu bana. çocuğum olsa kendimle gurur duyardım bu kadar karakterli bir çocuk yetiştirdiğim için ve babam olsaydı, tapardım, babacım! beni çok dengeli bir şekilde yetiştirdi, ne şımartıp gereğinden fazla yüceltti ne de otoritesiyle bastırdı. hayat arkadaşım olsaydı, muhteşem bir arkadaş, yoldaş olurdu. dertleşebildiğim, derdini dinlediğim, beni anlayan destekleyen, desteklediğim. itfaiyeci olsaydı mesela, kesin o kediyi kurtarırdı ya da bir doktor ya da müzisyen ya da DJ ya da barmen ya da bisikletçi ya da herhangi bir şey.. kesin farklı ve yeni bir şey yapardı. başkaları fark etmeyebilirdi bile belki, ama ben bilirdim en iyisinin o olduğunu. evde oturur hayal ederim sevdiğim adamı, her ihtimalde. en kötü ihtimallerde mesela, hapiste, sakat, alzheimer'lı, mutsuz, kendine inancını kaybetmiş, pes etmiş.. yine de sever miydim? evetse eğer cevabım bir de en iyi hallerde düşünürüm, çok zengin(ki iticidir çok zengin adam), çok başarılı, fazla yakışıklı, hayatının iplerini eline almış, kendinden emin.. yine de sevebilir miydim, yoksa vicdan mı onu bana sevdiren? eğer bunlara rağmen de sevdiysem o adamı, sevmişimdir işte. bunlara rağmen yanımda değilse, hatta o gece eski sevgilisindeyse, ya da bilmiyorsam bile nerede kiminle, ya da beni sevemediyse, istemediyse, belki de bir türlü beğenemediyse; yine de seviyorsam onu, kızgınlık değil şefkat hissediyorsam içimde sadece, bir yandan da canım yanıyorsa bir şekilde, yine de eski sevgilimde sarmıyorsam yaralarımı ya da başka birinde, oturup evimde ya da bir arkadaşımın evinde, hala seviyorsam onu ve sadece oysa bahsettiğim direk ya da gizli özne olarak cümlelerimde, ki çok da gizleyemem, gizlediğimi sanırım sadece.. aşık olmuşumdur artık. sırf kızdığım ama sesini duyduğumda geçtiği ve sevgi dolu davrandığım için telefonlarına çıkmadıysam, çünkü hak etmediği bir şey yaparak haksızlık etmek istemediğimden aramadıysam bir süre. ya da kötü davranmaktan korktuğumdan, ona kötü davranmış olmayı kabullenemeyeceğimden belki de.. sevmişim yahu işte. alkolü neremle içmem gerektiğini karıştırdığım bir gece canımın nasıl yandığını anlattıysam ona sms le, kendime engel olamayıp; o ise istemiyorsa beni artık hayatında "arıza"larından biri olarak, halbuki ben arızası değil cenneti, huzuru olmak istemişsem ve becerememişsem.. sorunun telefonumu açmaması değil, açmama sebebi olduğunu söyleyememişsem, söylemiyorsam artık uzatmak istemediğimdendir kesin. bir kez aradığımda ve açmadığında ikinci kez arayamıyorsam o gün, belki de eski sevgilisiyledir ya da yeni, mutludur, rahatsız etmeyeyim huzurunu kaçırmayayım diye düşünüyorsam, onun mutluluğunu kendiminkinden çok istememdendir. ama bu fikir beni yiyip bitiriyorsa, yok barışmamıştır, ama barışabiliriz demişti, yok ya barışmaz sevmiyor sesinden bakışından nefes alıp verişinden belli hiç istemiyor yakınında bile, ama barışabiliriz dedi, diye düşünerek sabaha kadar; yarın da yanımda olsun, yine ruhumu aydınlatsın istememden ama olamayacağından korkmamdandır. pes ettiysem artık, 3 aydır evin içinde kaybettiğim gururum sehpanın altından çıktı geçen.. kesin ondandır. ve yarın, öbür gün, bir gün hayatıma biri girecekse eğer, bana, aşkın canımı nasıl dayanamadığım bir türde yaktığını hatırlatmasındandır. unutmayacaksam hiç kendisini, biliyorum unutamam, bana aşk duygusunu yaşatan ikinci adam olduğundandır. ve hayatıma girecek sonraki adamları mutlu edemeyeceksem, bir şekilde terk edecek ya da ettireceksem kendimi, yine 2 3 aylık flörtlerden ibaret olacaklarsa, onu unutamadığımdandır. ve hiç pişman değilsem yine de, dünyanın en tatlı yanaklarını öptüğüm, burnunu sıktığım, o uyurken nefesini soluyabildiğim ve hala içimde sakladığım, kokusunu hala hatırladığım, dünyanın en güvenli koluna sığınabildiğim bir süre içinde olsa, kendimi en doğru yerde hissettiğim içindir onun göğsünde.. süresi umurumda değilse eğer, aşkı kronometrik bir şey olarak görmediğimdendir. Her eve girdiğimde anıra böğüre ağlıyorsam çöküp yere, yine içeride ol, müzik yap, köpeklere fısıldayan adamı aç, küçükken nasıl ağaçtan düştüğünü, ilk ne zaman ne içtiğini, anneni, ablanı, patlıcanı, ata'yı, ant'ı, çanakkale'yi anlat, anlatma, uyu, uyuma, herhangi bir şey yap, dantelli filmler izleyelim birlikte hatta ama yeter ki burada ol istediğimdendir, ben örgü öreyim sen de puzzle yap, mısır patlatıp portakal dilimleyelim istediğimden.. biri tutmuş yüreğimi sıkıp sıkıp bırakıyorsa şu an dalga geçercesine, kolum uyuşuyorsa bunları yazarken, sırtıma bıçaklar saplanıyor, göz yaşlarımsa biz artık yeterince büyüdük ayrı eve çıkıyoruz diyerek ayrılıyorsa gözlerimden ve bir kısmı gamzelerime doluşup, sığmayanlar boynuma yerleşiyorlarsa yeni evleri olarak, nefes almak dünyanın en zor şeyiyse bir süredir benim için, sigaradandır diyeceksin biliyorum ama değil. çok canım yanıyor derken gerçeği söylüyor olduğumdandır.. durmuş sadece duvara bakıyorsam insanların yanında hiçbir şey yokmuşçasına, içim, değil acıyı hissetmek nefes almayabile dayanamadığından bağırırken "beni gömün. Beni gömün" diye, seni kaybetmekten korkarak hiç olmamanı sağladığımdan üzülmeye bile hakkım olmadığını düşünmemdendir. Ve değil adını anmaya artık, başımı kaldırıp sana bakmaya bile yüzüm yoksa bugün eğer, dostun olmak isterken derdin, arızan olduğumdan ve utandığımdandır. 5 dakikada bir, "arkanı dönme yalvarırım bana! çok seviyorum!" yazıp yollayasım geliyor ama bir şey yazmıyorsam.. 5 dakikalık periyotlarla önce umursamaz, sonra özlem dolu, sonra ise acıların kadını bergen kıvamına geliyorsam, deli gibi sevdiğimdendir.. yazmıyorum bir şey. aşktan vazgeçiyorum. yine de gözlerimi kapayıp arada seni sevgiyle, soluya soluya öpüyorum, izninle..

değerli bir ada'm'a..


22 Şubat 2011, 05.57

1 yorum: