22 Şubat 2011 Salı

Beyin Kusmaları Vol.1354


aklımdan düşünceler akmaya başladığında, yazmak istiyorum onları;ama bir yandan da durdurup düşüncelerimi, bir
düzen içerisinde akmalarını sağlamak da gelmiyor elimden. durup, akışını izlemek istiyorum. bir sonraki bağlantıyı bekliyorum merakla. kontrolü kaybedip, düşüncelerimin, nasıl aldığım elbiseden "beyin kusması" kavramını türetişime geldiğini anlayamadığımı fark ettiğim anda; yani aradaki fikirler sigaranın dumanı gibi camdan çıkıp gittiğinde, pişman oluyorum düşüncelerimi yazmak yerine, önce bir şeyler atıştırıp, ardından kahve suyu koyduğuma.
durun, bulacağım.. nasıldı? hah! elbise almıştım kırmızı, artık 60lar mı 70ler modası mı neyse artık.. altına postallarımı giyeceğimi, üzerime de, o, kırmızı başlıklı kızın montunu andıran montumu giyeceğimi fark ettim. eldeki olasılıklar bundan ibaretti çünkü. "acaba sarı bonus peruğumu da taksam mı bir de?.." ama yanlış olurdu. benim için bir aksesuardan ibaretti, yanlış da değildi, ama, sokağa çıktığımda yanlış bir şeyler olduğunu hissedecektim, biliyordum. Diğer yandan yanlış olanın 'plastik bir saç imitasyonu'ndan ibaret olduğuna da inanamıyordum. yanlış olan bu kıyafet kombinasyonu değil de, sokaktaki algıydı belki. sadece bu ülkenin sokaklarındaki değil, tüm bu gezegenin sokaklarındaki algı buydu. belki de yanlış olan gezegenin kendisiydi, bu gezegenin ev sahipleri.. başka bir gezegende, eğlenmeyi, gülmeyi bilen insanların arasında hoş bile görünebilirdi. ama elimizde, bilindiği kadarıyla, insan ırkının yaşayabildiği tek bir gezegen vardı. ve ben yine de giymek istiyordum. ama neden? belki de hakikaten huzursuzluk hissettirmek istiyordum insanlara. belki de yanlış olarak gördükleri bu saçma sapan ama asla yanlış da olmayan şeylere alışabilmeleri için kendimi feda ediyordum, yarın bunu kabullenebilmeleri için bugün ben kendimi feda etmek istiyordum. evet, onları aynen hayal ettiğim gibi giyecektim ve yarattığım huzursuzluğun dışında, diğerleri için gösterdiğim, asla ne yaptığımı ve ne için yaptığımı anlayamayacakları bu çabanın verdiği his dışında; kendi içimde de bir şeyler değişecekti. onları giymek bana huzur verecekti. ama neden? nasıl bir huzur olabilirdi bu? anlayamıyordum kendimi. ve gözlerimi kapadım. hissettiğim huzuru 'huzur' gibi bir çok anlama çıkabilecek bir kelimeden daha iyi tanımlayacak şey, zihindeki bir imge olabilirdi ancak. hayal ettim. bu şekilde sokakta yürüyüşümü, bir kısım insanın attığı (hayali) lafları, bir kısmın bakışlarıyla verdiği ya da vermeye çalıştığı rahatsızlığı. Ve hissettiğim huzur geldi gözlerimin önüne. gördüğüm şey ise, kendini uçurumdan yalçın kayalıklara ve buz gibi dalgalı bir denize bırakan bir kadının görüntüsüydü. Hafif bir esinti,serin ve sessiz bir uçurum.. hissettiğim şey, demek, intihar etmek gibiydi.. ama kelimenin tam anlamıyla bir intihar değil de, daha çok, herkes gibi olmak isteyen yanın intiharı gibiydi.. sıradan olabilmek için benliğinle savaşan yanın intiharı gibi.. egonun, nefsin, ve toplumun parçası olup, 'onlar'dan biri, çoğunluğun bir parçası haline gelip, 'birlik'in o güçlü görüntüsü ardına geçmek isteğinin intiharı.. toplumun parçası olmak isteyen yan ölmeliydi zaten.. çoğunluktan olmak isteği barındırılmamalı hiç bir bünyede.
Çoğunluk.. toplum.. devlet.. komik oyunlar yumağı.. öncelikle devlet! Nedir? Yöneticileri kim? 4 5 çocuğun en fazla 6 7 yaşlarına kadar oynamayı mantıklı bulabileceği bir oyun bu sadece.. “ haydi bir oyun oynayalım! Siz halkmışsınız, mahsusçuktan. Biz de sizi temsil edeceğiz, vekilleriniz olacağız. Herkes seçtiğinin arkasına geçsin. Hmm.. en çok benim arkamda ‘halk’ var. o zaman kuralları ben koyuyorum, herkes de uyacak! Niye mi? Top benim topum da ondan!” “bakın, bunlar kurallarımızmış. Meselaa, birinden çocuk yaparsan bana söyle; paranı da şu arkadaşa(bankacı) ver, o saklayacak ki sen ölünce çocukların kavga etmesin. Biz eşit şekilde paylaştıracağız. Payımızı da alırız ama! Zaten önemli olan sen değilsin ki, ölmen değil.. önemli olan paranın paylaşımı ve bizim bundan karımız.”
Ya devletin, toplumun en alt birimine, çekirdeğine ne demeli? Aile.. “aile çok önemli. Çünkü sizi kontrol altında tutmanın en kolay yolu bu. aslında tek yolu.. biz şimdi ebeveynlerinizin beyinlerini sulandırıyoruz ki onlar sizin beyinlerinizi ta bebeklikten yıkayarak, pelteye çevirsinler. Böylece ne desek yapın!” aile.. çoğu psikolojik sorunun kökeni: “hmm, şimdi çocukluğunuza dönelim ve bu sorunun kökenini bulalım..”. çoğu suçlunun suçlu oluş sebebi: “babam beni döverdi, annem ayyaştı falan filan.. e ben de sapık oldum..”. İnsanı köleleştiren ‘birim’: “annen, baban ne diyorsa odur!” “öğretmenin ne diyorsa odur!” “patronun ne diyorsa o doğrudur” “başbakanın ne diyorsa o doğrudur!”.. ‘insan’a bu kadar zarar veren şey.. tam da hayatımızın orta yerinde.
ya topluma ne demeli? Ah, pardon, çoğunluktu kastettiğim.. hani riyakar, iki yüzlü ama yüzsüz de bir grup ‘insan’dan oluşan.. yaşamlarını sürdürürken yaydıkları olumsuz tavırlar dalgasına ‘kötü’ demek istiyorum kısaca. Efendim, şimdi bunlar, toplu halde ve çevrelerinde bulunan kişi sayısınca kombinasyon halinde, ‘zaten herkes yapıyor ki..’ rahatlığıyla ve ‘kötü’nün yapılışının anılmaması andı içmişçesine bir sessizlikle ‘kötü’yü hayata geçirip, yaşamlarını sürdürürkene (kafiyeye gel?); yakaladıkları uyum ve huzurun ötesinde, en çok acı veren (ben-biz-izleyiciler’e); biri, ‘kötü’yü yaparken yakalandığında, hepsinin birden, sanki kendileri vajinadan yeni fırlamış bir bebek misali tertemizlermişçesine yakalananı ifşa etmeleri ve acımasızca kötüleyip, üzerine gitmeleri.. bunu her an gözlemleyip, bundan bile acı duyabilen biz izleyicilerin ise hala kalplerinin atıyor olması, bence, en büyük sabır ve dayanıklılık örneğidir. Çünkü acı, gün be gün, bir gökdelen misali kat kat göğüste çoğalmaktadır ve az aşağıda hareket halindeki ‘el’den bir şey gelememektedir. Çünkü vicdanımız, başka insanların hayatlarına ve hayatlarını yaşayış şekillerine saygı göstermemiz konusunda hassastır ve bu hassaslığıyla da ‘el’e hareket alanı bırakmamaktadır. Ama ‘vicdan’ insanın tanımını yapmamıştır. bu da bizim; solunum, sindirim, boşaltım ve üreme gibi birtakım sistemlere sahip olan, iki ayak üzerinde yürüyen, pabuç dilli tek toynaklı her canlıyı ‘insan’ olarak tanımlamamıza yol açmıştır [M.Ö.5641]. bu durumda; ‘saygı’ ise, onların riyakarlıkları karşısında gözlerini yumup kuş, çiçek, böcek hayalleriyle kendini telkin etme halinden başka bir şeye tekabül edememektedir.
Elbise imgesinin beynimde kapladığı alandan dışarı süzülen ve bir elbiseden bu noktaya gelen düşüncelerim sayesinde, bu gece de beynim kusup rahatlamıştır.

 Sevgiler



23 Ekim 2008, 04.53 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder