cuma günü alkolü neremizle içtiğimize dair bazı şüphelerim vardı. burası mıydı şurası mıydı derken sonunda neresi olduğunu buldum. ya da bulduğumu sandım, çünkü "burasıydı herhalde yeaa" diyerek ve hatta doğru olduğundan emin olarak kullandığım bu yer maalesef ağız değildi. cumartesi de olabilir. evet, kesinlikle alkolü ağzımla içmeyi becerememiştim. tanıdığım-tanımadığım bir takım adamlarla (hepsi nedense adamdı) hatırlayamadığım bir takım muhabbetlerin belini kırmıştık. bu muhabbetlerin gizli öznesi ise gecenin ilerleyen saatlerinde hayatımdan tamamiyle çıkacaktı. cuma mı cumartesi mi onu bile hatırlayamadığım bu gecede alkolün, en azından, neresi ile içilmeyeceğini öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda eğlenceli bir mekanın tuvaletinin zemininde ağlanmaması ve cep telefonunun cepten kat'i surette çıkarılmaması gerektiğini de öğrenmiş bulunuyordum. belli ki ağızla içilmeyen alkol sadece her daim yanımızda bulundurduğumuz tini mini midemizi ya da cici bici türkçemizi bozmuyor. bozmuyormuş. sms yoluyla yanımızda bulunmayanlara da bir el atıveriyor. muş. cuma, ya da cumartesi -ki ben ona cuma demek istiyorum, yazılışı daha kısa- ne de çok şey öğrenmişim. cumhuriyet meyhanesinde başlayarak dorock, plak, rock'n'rolla, tezgah, machine ve sonunda nahide'nin yatağına uzanan bu yolculuğumda yukarıda bahsettiğim gibi, bir takım adamlarla bir takım muhabbetlere girmiştim. fakat bir tanesi bu saydığım barların hiç birinden değildi. tezgah'ın önünde bilmem kaçıncı cin-limonumu fondip yapmaya çalışırken küllüğünü kullandığım bu bey yan bardandı, çünkü tezgah'ın masa ve küllük sayısı dışarıdaki kişi sayısıyla her hangi bir orantıya sahip olmamakla birlikte, tentesi de dışarıdaki biz sigara-severleri yağmurdan korumaya yetmiyordu. tabakhaneye hepimizin bildiği bir takım malzemeleri yetiştirmesi gereken bir tabakhane çalışanı ciddiyeti ve sorumluluk bilinci içerisinde cin'imi bir an önce içip kendimi machine'e yetiştirmeye çalışıyordum ki bu bey bana bir soru sordu. "bir insanın neyi sevilir? neden seversin birini?". tamam, iki soru sormuş. ama demiştim, alkolü ağzımla içmemiştim. demek ki alkolün içilme lokasyonuna göre sayma yetisi de bozuluyormuş. üç de sormuş olabilir. hangi gün olduğunu bile hatırlayamadığım bir günde sorulan soruları ya da sayısını tam olarak hatırlayamamamı yadırgamazsınız herhalde. En azından ana fikiri hatırlıyorum: "bir insanın nesi sevilir?" cevabım hazırdı! çünkü her liseli genç gibi bir dönem beynimi aşk, sevgi, evlilik müessesesi ve bunların anlamlılığı, gerekliliği, mantığı gibi abidik gubidik konularda beyin fırtınaları yaparak geçirmiştim. bunun yanında tanrı, devlet, sahiplik, aidiyet, ahlak, erdem gibi konuları da düşünmüş, yazmış, konuşmuş, tartışmıştık fakat bunların konumuzla ilgisi olmadığından şu an kendilerine değinmiyorum. cevabım hazırdı. fakat duymak istemedi. neden duymak istemedi diye sormayacaksınız herhalde.. "şimdi düşün, bir dahaki karşılaşmamızda söylersin" ya da ona benzer birşeyler söyledi (galiba). ben de tam bir alkolik cool'luğu ile "ne görecem seni yea" şeklinde kaba bir cevap verdim. alkol ruhumun ince işlemelerini eritmiş, ortaya KABAm çıkmıştı demek ki. kendisi ise bana en sevmediğim cevabı verdi. "Kısmet".. en-el hak'ka inanan biri için bu söz mide bulandırıcıdır. hayatımızı kendimiz seçer, kendi tercihlerimize göre yaşarız. kısmet değil, en-el hak! şu an bir şeylerin içine ettiysem, BEN ettim. ilk domino taşına dokunan bendim, son taşın çarpıp düşürdüğü şu kırılan kristal küre de benim, kırıklarımı da kendim temizlerim. "kısmet"çi bir insan ise sorumluluk almaz. ilk taşa ele çarpmıştır. son taştan ise haberi bile yoktur. kristal küresi mi kırılmış?! ah kahpe kader! hep şanssızdı zaten, biliyor. kendisi mağdur. neyse, kaderci düşünce biçimine başka zaman söverim. bir insan niye sevilir? bir insanın bir çok şeyini sevebilir insan, gözünü, kaşını, seni sevişini, desteğini, korumasını, tipini, karakterini.. ama insan değişkendir ve sevdiği "şey"ler de kendisiyle birlikte değişir. bugün müzik zevkiniz uyduğu için hoşlandığın birine karşı hislerin, müzik zevkinin değişmesiyle birlikte azalabilir. ya da renkli gözlü erkeklerin çekici olduğuna inandığın bir dönem karşına çıkan renkli gözlü yağız delikanlı, "renkli gözlü erkek ne yea gay gibin" diye düşündüğün ve artık coni dep kıvamında adamları çekici bulduğun bir döneme girdiğinde gözüne itici hatta irite edici gelebilir. bir dönem, mutsuzken mesela, hayatı umursamayan eğlenceli birini çekici bulurken, ruh halin düzeldikçe ve hayatını tekrar önemsemeye başladığında karşındaki kişi boş, gereksiz ve hatta sinir bozucu derecede sorumsuz diye sinirlendiğin sevgiline dönüşebilir. birini parasının yarattığı rahatlık ile severken, bir diğerinden parası yok diye duyduğun acıma duygusu etkisi altında hoşlanabilirsin. fakat bunların hepsi geçicidir. Peki ya salt sevgi? onu ise şu şekilde ayırt ediyorum, hoşlandığım adama baktığımda (evet, adamlara bakıyorum !! o.O) erkek rolünün her türüne mükemmel şekilde uyduğunu düşünüyorsam, doğru adamdır. arkadaşım olsaydı, diyorum, on numara eğlenirdik. abim olsaydı, herkese anlatırdım! süper bir abim var benim! kardeşim olsaydı, elinden tutar herkesle tanıştırır sonuna kadar destek olurdum. kesin başarılı olacak, çok zeki, yetenekli, aklı başında, destekleyici bir kardeş olurdu bana. çocuğum olsa kendimle gurur duyardım bu kadar karakterli bir çocuk yetiştirdiğim için ve babam olsaydı, tapardım, babacım! beni çok dengeli bir şekilde yetiştirdi, ne şımartıp gereğinden fazla yüceltti ne de otoritesiyle bastırdı. hayat arkadaşım olsaydı, muhteşem bir arkadaş, yoldaş olurdu. dertleşebildiğim, derdini dinlediğim, beni anlayan destekleyen, desteklediğim. itfaiyeci olsaydı mesela, kesin o kediyi kurtarırdı ya da bir doktor ya da müzisyen ya da DJ ya da barmen ya da bisikletçi ya da herhangi bir şey.. kesin farklı ve yeni bir şey yapardı. başkaları fark etmeyebilirdi bile belki, ama ben bilirdim en iyisinin o olduğunu. evde oturur hayal ederim sevdiğim adamı, her ihtimalde. en kötü ihtimallerde mesela, hapiste, sakat, alzheimer'lı, mutsuz, kendine inancını kaybetmiş, pes etmiş.. yine de sever miydim? evetse eğer cevabım bir de en iyi hallerde düşünürüm, çok zengin(ki iticidir çok zengin adam), çok başarılı, fazla yakışıklı, hayatının iplerini eline almış, kendinden emin.. yine de sevebilir miydim, yoksa vicdan mı onu bana sevdiren? eğer bunlara rağmen de sevdiysem o adamı, sevmişimdir işte. bunlara rağmen yanımda değilse, hatta o gece eski sevgilisindeyse, ya da bilmiyorsam bile nerede kiminle, ya da beni sevemediyse, istemediyse, belki de bir türlü beğenemediyse; yine de seviyorsam onu, kızgınlık değil şefkat hissediyorsam içimde sadece, bir yandan da canım yanıyorsa bir şekilde, yine de eski sevgilimde sarmıyorsam yaralarımı ya da başka birinde, oturup evimde ya da bir arkadaşımın evinde, hala seviyorsam onu ve sadece oysa bahsettiğim direk ya da gizli özne olarak cümlelerimde, ki çok da gizleyemem, gizlediğimi sanırım sadece.. aşık olmuşumdur artık. sırf kızdığım ama sesini duyduğumda geçtiği ve sevgi dolu davrandığım için telefonlarına çıkmadıysam, çünkü hak etmediği bir şey yaparak haksızlık etmek istemediğimden aramadıysam bir süre. ya da kötü davranmaktan korktuğumdan, ona kötü davranmış olmayı kabullenemeyeceğimden belki de.. sevmişim yahu işte. alkolü neremle içmem gerektiğini karıştırdığım bir gece canımın nasıl yandığını anlattıysam ona sms le, kendime engel olamayıp; o ise istemiyorsa beni artık hayatında "arıza"larından biri olarak, halbuki ben arızası değil cenneti, huzuru olmak istemişsem ve becerememişsem.. sorunun telefonumu açmaması değil, açmama sebebi olduğunu söyleyememişsem, söylemiyorsam artık uzatmak istemediğimdendir kesin. bir kez aradığımda ve açmadığında ikinci kez arayamıyorsam o gün, belki de eski sevgilisiyledir ya da yeni, mutludur, rahatsız etmeyeyim huzurunu kaçırmayayım diye düşünüyorsam, onun mutluluğunu kendiminkinden çok istememdendir. ama bu fikir beni yiyip bitiriyorsa, yok barışmamıştır, ama barışabiliriz demişti, yok ya barışmaz sevmiyor sesinden bakışından nefes alıp verişinden belli hiç istemiyor yakınında bile, ama barışabiliriz dedi, diye düşünerek sabaha kadar; yarın da yanımda olsun, yine ruhumu aydınlatsın istememden ama olamayacağından korkmamdandır. pes ettiysem artık, 3 aydır evin içinde kaybettiğim gururum sehpanın altından çıktı geçen.. kesin ondandır. ve yarın, öbür gün, bir gün hayatıma biri girecekse eğer, bana, aşkın canımı nasıl dayanamadığım bir türde yaktığını hatırlatmasındandır. unutmayacaksam hiç kendisini, biliyorum unutamam, bana aşk duygusunu yaşatan ikinci adam olduğundandır. ve hayatıma girecek sonraki adamları mutlu edemeyeceksem, bir şekilde terk edecek ya da ettireceksem kendimi, yine 2 3 aylık flörtlerden ibaret olacaklarsa, onu unutamadığımdandır. ve hiç pişman değilsem yine de, dünyanın en tatlı yanaklarını öptüğüm, burnunu sıktığım, o uyurken nefesini soluyabildiğim ve hala içimde sakladığım, kokusunu hala hatırladığım, dünyanın en güvenli koluna sığınabildiğim bir süre içinde olsa, kendimi en doğru yerde hissettiğim içindir onun göğsünde.. süresi umurumda değilse eğer, aşkı kronometrik bir şey olarak görmediğimdendir. Her eve girdiğimde anıra böğüre ağlıyorsam çöküp yere, yine içeride ol, müzik yap, köpeklere fısıldayan adamı aç, küçükken nasıl ağaçtan düştüğünü, ilk ne zaman ne içtiğini, anneni, ablanı, patlıcanı, ata'yı, ant'ı, çanakkale'yi anlat, anlatma, uyu, uyuma, herhangi bir şey yap, dantelli filmler izleyelim birlikte hatta ama yeter ki burada ol istediğimdendir, ben örgü öreyim sen de puzzle yap, mısır patlatıp portakal dilimleyelim istediğimden.. biri tutmuş yüreğimi sıkıp sıkıp bırakıyorsa şu an dalga geçercesine, kolum uyuşuyorsa bunları yazarken, sırtıma bıçaklar saplanıyor, göz yaşlarımsa biz artık yeterince büyüdük ayrı eve çıkıyoruz diyerek ayrılıyorsa gözlerimden ve bir kısmı gamzelerime doluşup, sığmayanlar boynuma yerleşiyorlarsa yeni evleri olarak, nefes almak dünyanın en zor şeyiyse bir süredir benim için, sigaradandır diyeceksin biliyorum ama değil. çok canım yanıyor derken gerçeği söylüyor olduğumdandır.. durmuş sadece duvara bakıyorsam insanların yanında hiçbir şey yokmuşçasına, içim, değil acıyı hissetmek nefes almayabile dayanamadığından bağırırken "beni gömün. Beni gömün" diye, seni kaybetmekten korkarak hiç olmamanı sağladığımdan üzülmeye bile hakkım olmadığını düşünmemdendir. Ve değil adını anmaya artık, başımı kaldırıp sana bakmaya bile yüzüm yoksa bugün eğer, dostun olmak isterken derdin, arızan olduğumdan ve utandığımdandır. 5 dakikada bir, "arkanı dönme yalvarırım bana! çok seviyorum!" yazıp yollayasım geliyor ama bir şey yazmıyorsam.. 5 dakikalık periyotlarla önce umursamaz, sonra özlem dolu, sonra ise acıların kadını bergen kıvamına geliyorsam, deli gibi sevdiğimdendir.. yazmıyorum bir şey. aşktan vazgeçiyorum. yine de gözlerimi kapayıp arada seni sevgiyle, soluya soluya öpüyorum, izninle..
değerli bir ada'm'a..
22 Şubat 2011, 05.57
24 Şubat 2011 Perşembe
ilk cemre hoop! havaya.
duydum ki birkaç gün önce birinci cemre düşmüş. bu cemrelerin düşüş olayı bana hep fantastikli gelmiştir.sanki gökten bir ateş topu iniyor ve dünyayı dalga dalgasarıyor. google da benimle aynı fikirde sanırım. bkz;

evet otobüsün camından baktığımda 5 yıl öncesini görebiliyorum.. şaka lan göremiyorum aslında. ne sıradan bir hayatım varmış iyice fark ettim şu an. en azından bir vosvos karavanım olaydı bari lan, hem içinde yaşar, hem bizzat kendi evimle her yeri gezer, hem de vosvosla köftecilik işine girerdim. kötü mü olurdu?
neyse, bu yazının amacı, alttaki yazıya hüzünlenen arkadaşlarım biraz olsun gülsün, üzülmesin istememdir. üzülmeyin lan, aşık olmak üzülesice bir durum değil! ahaha bakın ben nasıl da gülüyorum: :)
24 Şubat 2011, 19.19
22 Şubat 2011 Salı
bir de film seyedeyim
bugün size çok romantikli bir filmden söz edeceğim: The Wristcutters. Araf'ta geçen bu yapımın karakterlerinin ortak özelliği, hepsinin bir şekilde intihar etmiş olması. afişi de pek şirin;
ne zaman izlesem SAÇIMI keserim, fakat baş roldeki öroyinman hatuna yakıştığı gibi bana yakışmadı bi türlü
öroyinman hatun, resim 1
demekki neymiş, çocuklarımızı kötü örnek teşkil edebilecek filmlerden uzak tutmalıymışız. filmin en romantik sahnesi olan, şırıngalar ve prezervatiflerle dolu sahilde uyuyakaldıkları sahnenin de caps'ini veriyor, başka da bişiy yazmıyorum film hakkında. çok üşendim. izleyin ama on numara film!
blog da ne ola ki
blog olayına bu aralar benimle arası iyi olmayan uykunun yerini doldurması için girdim. sağolsun bi gecem daha yeni bir "kendimi eyleme" aracı bularak geçmiş oldu. blogun adı ve arka plan olaylarını araştırırken naapsam netsem diye, ilginç bir çalışmayla karşılaştım
arka plandaki aktif yanardağın dumanları eşliğinde, ağzında sakızıyla bir İNEK(?) binmiş gökkuşağına geziyor.. !! NE İÇİRİYORSUNUZ lan çocuklarınıza?!?!
kitap kritigi nasıl yapılamaz vol.29
Dert ettiğim bir şey vardır ki o da insanların özgürlüğü yanlış anlamasıdır. Bugün bir torba kömüre oy satılmasıdır özgürlük.. özgürlük önüne gelenle yatılmasıdır. bugün özgürlük dendiğinde ben insanlarda bunu görüyorum..
Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te bahsettiği şekliyle bir özgürlük, bugünkü özgürlük yanılgısıyla çok örtüşmektedir: “Tanrı öldü! Artık özgürsünüz. Artık sorumluluk yok!”. Böylesi özgürlük değil köleliktir. Böylesine inanmak isteyen insanlara en uygun iş; hayatlarının yönetimini, kararlarını başkalarına devretmek yani kendi hayatının sorumluluğunu üzerlerinden atmaktır. Tabii ki prangalar karşılığında.
İnsanların özgürlüğü yanlış anlamasının yanında bir sorun daha vardır ki o da insanların gerçekten özgür olmaya hazır olup olmadığıdır. Lars von Trier’in Amerika üçlemesinin ikinci ayağı olan Manderley’de de işlendiği şekliyle ele alındığında, hayatında özgür olmamış birinin olduğu haliyle, köle haliyle, hayatına devam etmek istemesi yadırganacak bir şey değildir. Kölelik huzurludur, sorumluluk yoktur. Kolay yoldur; söyleneni yerine getirirsin ve yemeğin ayağına gelir. Bir köle bu rahatlıktan vazgeçmek istemeyebilir.
Özgürlüğü kaldırabilecek cesaret, bugün çok az kişinin sahip olduğu bir özelliktir. Kendin olma cesaretidir özgürlük. Kararlarını kendin alıp, yolunu –henüz kimsenin geçmediği bir yoldan çizmek söz konusu olsa da- kendin çizmek ve tüm sorumluluğu üstlenmek cesaretidir. Ve önümüzde çok engeller yaratılmıştır. Doğduğumuz andan itibaren; ne zaman yemek yiyeceğimizden ne zaman uyuyacağımıza ve Yaşar Kurt’un da dediği gibi çişimizi nereye yapacağımıza kadar tüm kararlarımız başkaları tarafından alınmıştır. Ve yeni biri olmak, kendin olmak gerçekten de kolay olmayacaktır.
Bunların aşılmaya çalışıldığı durumda her şey yazının en başına dönmektedir. Bizim yerimize karar verenleri takıntı haline getirip, özgür olmayı onlara karşı çıkmak sandığımız andır bu. Nietzsche “köprüyü geçmekte olan birine ‘köprüyü geç!’ dediğinizde artık yaptığı kendi seçimi olmayacaktır.” der. Çünkü, karakteristiğine göre, ya emrinize itaat edecek ve geçecektir, ya da emrinize uymak istemediği için geri dönecektir. Burada gerçekleştirilen ilk eylem boyun eğen, ikincisi ise tepkisel bir eylemdir. Açıktır ki tepkisel biri de, boyun eğen biri de özgür değildir. Gerçek özgürlüğe ulaşan insan ise bu iki kategoriye de girmeyip, tam da Nietzsche’nin bıraktığı boşluğa yerleşmiştir. ‘Kendi’ olması için gerekli olduğunu öngördüğü şeyi yaşayan kişidir özgür olan. tepkisel tavır içerisinde bir birey özgür değildir. Birine/bir şeye tepki olarak yaşanan hiçbir şey sizin özgür iradenizin eseri değildir. Kısaca, çişinizi tuvalete değil de uçan ev’in ortasına yapmak sizi asla özgür kılmayacaktır. Denemeyiniz
Gecenin üçünde son ses müzik dinlemek değildir özgürlük. bu zaten insanlık değildir (saat 6:00 oldu beynim durdu kusura bakmayın)gecenin 3ünde son ses müzik dinlemek değildir özgürlük. Özgür olabilecek bir birey, özgürlüğü hayatının temeline koyacak kadar özgürlüğe değer veren bir birey; başkalarının da özgürlüğüne saygı duyar, çünkü onun değerini bilir ve diğer bireylerin de buna sahip olabilmesini diler. Özgürlük karşılıklı anlayışla hoşgörüyle güzeldir. (karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle ne güzel değildir ki zaten )
Neyse.. Osho dedemiz bu kitabında (özgürlük-kendin olma cesareti) işte bunlara yakın şeylere değinmiş ve tabii ki daha fazlasına. Biraz da kitaptan bahsetmek gerekirse, iki ana bölüme ayrılmış: Köleliğin Kökenlerini Anlamak(alt başlıklar ise şöyle: toplum ve bireyin özgürlüğü, tanrı problemi, alın yazısı ve kader fikri, uçma korkusu) ve Özgürlüğe Giden Yollar (deve aslan çocuk, sevgiden sevgi dolu olmaya, tepkiden eyleme, devrim değil başkaldırı). Örneklemeleri eğlenceli ve ilginçti. Sorulara verdiği cevapları içeren de bir üçüncü bölümü var kitabın. O da gayet ilginç, soranı sorduğuna pişman etmiş ?
Osho’nun en sevdiğim yanı sevgiyi her şeyden üstün tutması. Ve bir bireyin başkalarını sevebilmesi için öncelikle kendini sevebilmesi gerektiğini belirtmesi sürekli. En yakınındakini (kendini) sevemeyen biri başkasını nasıl sevebilir ki gerçekten.. ama bu konuya da diğer sayıda değinelim : Aşk Özgürlük Tek Başınalık adlı kitabını bitirdiğimde
Notlar:
*Osho’nun Özgürlük – Kendin Olma Cesareti adlı kitabı, özgür olmak –yani kendi olmak!- isteyen bireylere gerekli temel desteği sağlayabilecek bir kitap.
*Kısaca; Osho 20.yy.ın en tanınmış mistiklerinden biri. Hiç kitap yazmamış. bugün yayınlanan kitaplar, konuşmalarından yapılan derlemelerden ibarettir.
*Osho oşo diye okunuyormuş. Çok Leman Lombak ve türevi okumuş biri için gayet ilginç telaffuz edilen bir isim. İnkar edemiyorum. ismini os-ho diye telaffuz edenleri daha bir seviyorum, elimde değil. ?
*kimsenin kimseyle yatmasıyla bir derdim olmadığını da belirtmek istedim. Değinmek istediğim şunun gibi bir cinsellikti: çekirdek yemeye başladığınızda bir an gelir ve aslında istediğinizden ve farkında olduğunuzdan fazlasını yemişsinizdir. Kendinize bunu yapmayın. İstediğinizi yaşamakta özgürsünüz, ama isteyen sizi yaşamakta özgür’e dönüşmesin bu. Tabii dönüşmesini isteyebilirsiniz bunda da özgürsünüz. Aman bana neyse ya sustum.
27 Ekim 2008, 05.19
Beyin Kusmaları Vol.1354
aklımdan düşünceler akmaya başladığında, yazmak istiyorum onları;ama bir yandan da durdurup düşüncelerimi, bir düzen içerisinde akmalarını sağlamak da gelmiyor elimden. durup, akışını izlemek istiyorum. bir sonraki bağlantıyı bekliyorum merakla. kontrolü kaybedip, düşüncelerimin, nasıl aldığım elbiseden "beyin kusması" kavramını türetişime geldiğini anlayamadığımı fark ettiğim anda; yani aradaki fikirler sigaranın dumanı gibi camdan çıkıp gittiğinde, pişman oluyorum düşüncelerimi yazmak yerine, önce bir şeyler atıştırıp, ardından kahve suyu koyduğuma.
durun, bulacağım.. nasıldı? hah! elbise almıştım kırmızı, artık 60lar mı 70ler modası mı neyse artık.. altına postallarımı giyeceğimi, üzerime de, o, kırmızı başlıklı kızın montunu andıran montumu giyeceğimi fark ettim. eldeki olasılıklar bundan ibaretti çünkü. "acaba sarı bonus peruğumu da taksam mı bir de?.." ama yanlış olurdu. benim için bir aksesuardan ibaretti, yanlış da değildi, ama, sokağa çıktığımda yanlış bir şeyler olduğunu hissedecektim, biliyordum. Diğer yandan yanlış olanın 'plastik bir saç imitasyonu'ndan ibaret olduğuna da inanamıyordum. yanlış olan bu kıyafet kombinasyonu değil de, sokaktaki algıydı belki. sadece bu ülkenin sokaklarındaki değil, tüm bu gezegenin sokaklarındaki algı buydu. belki de yanlış olan gezegenin kendisiydi, bu gezegenin ev sahipleri.. başka bir gezegende, eğlenmeyi, gülmeyi bilen insanların arasında hoş bile görünebilirdi. ama elimizde, bilindiği kadarıyla, insan ırkının yaşayabildiği tek bir gezegen vardı. ve ben yine de giymek istiyordum. ama neden? belki de hakikaten huzursuzluk hissettirmek istiyordum insanlara. belki de yanlış olarak gördükleri bu saçma sapan ama asla yanlış da olmayan şeylere alışabilmeleri için kendimi feda ediyordum, yarın bunu kabullenebilmeleri için bugün ben kendimi feda etmek istiyordum. evet, onları aynen hayal ettiğim gibi giyecektim ve yarattığım huzursuzluğun dışında, diğerleri için gösterdiğim, asla ne yaptığımı ve ne için yaptığımı anlayamayacakları bu çabanın verdiği his dışında; kendi içimde de bir şeyler değişecekti. onları giymek bana huzur verecekti. ama neden? nasıl bir huzur olabilirdi bu? anlayamıyordum kendimi. ve gözlerimi kapadım. hissettiğim huzuru 'huzur' gibi bir çok anlama çıkabilecek bir kelimeden daha iyi tanımlayacak şey, zihindeki bir imge olabilirdi ancak. hayal ettim. bu şekilde sokakta yürüyüşümü, bir kısım insanın attığı (hayali) lafları, bir kısmın bakışlarıyla verdiği ya da vermeye çalıştığı rahatsızlığı. Ve hissettiğim huzur geldi gözlerimin önüne. gördüğüm şey ise, kendini uçurumdan yalçın kayalıklara ve buz gibi dalgalı bir denize bırakan bir kadının görüntüsüydü. Hafif bir esinti,serin ve sessiz bir uçurum.. hissettiğim şey, demek, intihar etmek gibiydi.. ama kelimenin tam anlamıyla bir intihar değil de, daha çok, herkes gibi olmak isteyen yanın intiharı gibiydi.. sıradan olabilmek için benliğinle savaşan yanın intiharı gibi.. egonun, nefsin, ve toplumun parçası olup, 'onlar'dan biri, çoğunluğun bir parçası haline gelip, 'birlik'in o güçlü görüntüsü ardına geçmek isteğinin intiharı.. toplumun parçası olmak isteyen yan ölmeliydi zaten.. çoğunluktan olmak isteği barındırılmamalı hiç bir bünyede.
Çoğunluk.. toplum.. devlet.. komik oyunlar yumağı.. öncelikle devlet! Nedir? Yöneticileri kim? 4 5 çocuğun en fazla 6 7 yaşlarına kadar oynamayı mantıklı bulabileceği bir oyun bu sadece.. “ haydi bir oyun oynayalım! Siz halkmışsınız, mahsusçuktan. Biz de sizi temsil edeceğiz, vekilleriniz olacağız. Herkes seçtiğinin arkasına geçsin. Hmm.. en çok benim arkamda ‘halk’ var. o zaman kuralları ben koyuyorum, herkes de uyacak! Niye mi? Top benim topum da ondan!” “bakın, bunlar kurallarımızmış. Meselaa, birinden çocuk yaparsan bana söyle; paranı da şu arkadaşa(bankacı) ver, o saklayacak ki sen ölünce çocukların kavga etmesin. Biz eşit şekilde paylaştıracağız. Payımızı da alırız ama! Zaten önemli olan sen değilsin ki, ölmen değil.. önemli olan paranın paylaşımı ve bizim bundan karımız.”
Ya devletin, toplumun en alt birimine, çekirdeğine ne demeli? Aile.. “aile çok önemli. Çünkü sizi kontrol altında tutmanın en kolay yolu bu. aslında tek yolu.. biz şimdi ebeveynlerinizin beyinlerini sulandırıyoruz ki onlar sizin beyinlerinizi ta bebeklikten yıkayarak, pelteye çevirsinler. Böylece ne desek yapın!” aile.. çoğu psikolojik sorunun kökeni: “hmm, şimdi çocukluğunuza dönelim ve bu sorunun kökenini bulalım..”. çoğu suçlunun suçlu oluş sebebi: “babam beni döverdi, annem ayyaştı falan filan.. e ben de sapık oldum..”. İnsanı köleleştiren ‘birim’: “annen, baban ne diyorsa odur!” “öğretmenin ne diyorsa odur!” “patronun ne diyorsa o doğrudur” “başbakanın ne diyorsa o doğrudur!”.. ‘insan’a bu kadar zarar veren şey.. tam da hayatımızın orta yerinde.
ya topluma ne demeli? Ah, pardon, çoğunluktu kastettiğim.. hani riyakar, iki yüzlü ama yüzsüz de bir grup ‘insan’dan oluşan.. yaşamlarını sürdürürken yaydıkları olumsuz tavırlar dalgasına ‘kötü’ demek istiyorum kısaca. Efendim, şimdi bunlar, toplu halde ve çevrelerinde bulunan kişi sayısınca kombinasyon halinde, ‘zaten herkes yapıyor ki..’ rahatlığıyla ve ‘kötü’nün yapılışının anılmaması andı içmişçesine bir sessizlikle ‘kötü’yü hayata geçirip, yaşamlarını sürdürürkene (kafiyeye gel?); yakaladıkları uyum ve huzurun ötesinde, en çok acı veren (ben-biz-izleyiciler’e); biri, ‘kötü’yü yaparken yakalandığında, hepsinin birden, sanki kendileri vajinadan yeni fırlamış bir bebek misali tertemizlermişçesine yakalananı ifşa etmeleri ve acımasızca kötüleyip, üzerine gitmeleri.. bunu her an gözlemleyip, bundan bile acı duyabilen biz izleyicilerin ise hala kalplerinin atıyor olması, bence, en büyük sabır ve dayanıklılık örneğidir. Çünkü acı, gün be gün, bir gökdelen misali kat kat göğüste çoğalmaktadır ve az aşağıda hareket halindeki ‘el’den bir şey gelememektedir. Çünkü vicdanımız, başka insanların hayatlarına ve hayatlarını yaşayış şekillerine saygı göstermemiz konusunda hassastır ve bu hassaslığıyla da ‘el’e hareket alanı bırakmamaktadır. Ama ‘vicdan’ insanın tanımını yapmamıştır. bu da bizim; solunum, sindirim, boşaltım ve üreme gibi birtakım sistemlere sahip olan, iki ayak üzerinde yürüyen, pabuç dilli tek toynaklı her canlıyı ‘insan’ olarak tanımlamamıza yol açmıştır [M.Ö.5641]. bu durumda; ‘saygı’ ise, onların riyakarlıkları karşısında gözlerini yumup kuş, çiçek, böcek hayalleriyle kendini telkin etme halinden başka bir şeye tekabül edememektedir.
Elbise imgesinin beynimde kapladığı alandan dışarı süzülen ve bir elbiseden bu noktaya gelen düşüncelerim sayesinde, bu gece de beynim kusup rahatlamıştır.
Sevgiler
23 Ekim 2008, 04.53
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






